18 Ocak 2021
Denemeden Yazılanlar

Denemeden Yazılanlar

EKSİK

“Kime sorsan evinde bir oda eksik”

Özdemir Asaf’ın en haklı dizelerinden biri. Her devirde geçerli. Üstelik artık sormaya bile gerek yok. Çünkü sormadan başlıyoruz şikayet etmeye.Yetmeyen kazancımız,sevmediğimiz işimiz, anlayışsız eşimiz,hareketli çocuklarımız,veremediğimiz kilolarımız,arkadaşlarımız,çevremiz,komşularımız… Buraya eklenebilecek onlarca örnek var dilimizde. “Hasbihal” edermiş eskiler.Arapça’da “hal hatır sormak” demek. İki ya da daha fazla kişinin karşılıklı konuşması,söyleşmesi,dertleşmesi. Bizde karşılığı sohbet. İsmi değişse de anlamı aynı,yani aynıydı; artık değil. Biz zamanla o içeriği değiştirdik. Sohbet dediğimiz o güzel kavram tek taraflı yakınmaya bazen de kendi doğrusunu dayatmaya evrildi. İstisnaları olmakla birlikte kimse kimseyi canıgönülden dinlemiyor artık. Dinliyor gibi göründüğü zamanda da sıra kendine geldiğinde söyleyeceklerini düşünüyor.”Aynen” kelimesi de bu yüzden bu kadar yayıldı bence. “Söylediklerinin çoğunu dinlemedim ama daha fazla uzatmanı istemiyorum” un kısaltması. Aynen diyoruz ve tüm sorunlar çözülüyor. İşin ilginç yanı herkes bundan şikayetçi. Herkes karşısındakini bencillik ve tatminsizlikle suçluyor. Sosyal medyada bunun örneklerini bolca görürsünüz. Sizin daha dün kafanızı şişirmesinden korkup telefonunu açmadığınız arkadaşınız kafa şişirenleri hedef aldığı atarlı bir gönderi paylaşıveriyor ya da her zaman yaptığınız gibi hayatınızın tüm olumsuzluklarını kahve eşliğinde anlattığınız günün akşamı ” Olumsuz insanlardan uzak durun zira her çözüm için bir problemleri vardır” diyen Einstein cümlesine beğeni ativeriyorsunuz.

Aslına bakarsanız farkında olmadan üç maymunu oynuyoruz.Çevremizdeki güzellikleri ve gerçekten kim olduğumuzu GÖRMÜYOR,bizimle gerçekten sohbet etmeye çalışan dostumuzu ve iç sesimizi DUYMUYOR, sahip olduğumuz şeylerin kıymetini ve gerçekte kim olduğumuzu BİLMİYORUZ.

Annem sobalı evden kaloriferli eve taşınıp da yeni evinde merdaneli çamaşır makinesini  ilk çalıştırdığında sıcak suya rahatça ulaşabildiği için çamaşırı daha kolay yıkamış ve buna çok mutlu olmuş.Yaşadığı mutluluğu komşusuyla paylaştığında komşusu “Allah otomatik makine da verir inşallah” demiş. Annem o sırada bir anlam veremediği bu duayı otomatik çamaşır makinesine sahip olduğunda anlamış. “Ama o ana kadar otomatik makinenin yokluğunu hiç hissetmedim” demişti.

Olmayanın yokluğunu hissetmeyecek kadar olana odaklandığımızda olmayanı oldurma şansımız da artıyor. Çünkü o zaman daha enerjik,daha üretken, daha verimli oluyoruz. Zihnimiz daha iyi çalışıyor.Üstelik tüm bunlar olurken biz yaşamdan keyif alıyoruz; çevremizdekiler de bizden…Dostlarınızla hasbihal etmeye başlıyorsunuz.Bir bakıyorsunuz odalar da  tamamlanıyor. Daha ne olsun.

DİNLE

Saçını okşadığın çocuk gülümsediğinde

Sokaktaki dostun önüne koyduğun yiyeceği iştahla yediğinde

Aklından geçen şarkı radyoda çaldığında

Ve aklından geçen kişi aradığında

O çok istediğin “şey” indirime girdiğinde

Akşam saati toplu taşımada boş yer bulduğunda

İç sıkıntısıyla kıvranırken samimi bir “iyi misin?” duyduğunda

Gökkuşağını ya da kayan bir yıldızı gördüğünde

Kritik bir sınavdan geçtiğini öğrendiğinde

İçinde büyüyen mucizenin kalp atışını ilk duyduğunda

İçinde değil ama kalbinde büyüttüğün güzelliğin gözleri her gün biraz daha parladığında

Aşkla her karşılaştığında

Bir kafede tek başına kahve içmekten keyif aldığında

Yorgunun yükünü hafiflettiğinde

Yükünü hafifleten bir eli sırtında hissettiğinde

Toprağa gömdüğün tohum filizlendiğinde

Ve toprağa gömdüğünün yası özleme döndüğünde

Başını beklediğin hastanın iyi haberini aldığında

Ve bu bekleyişte başını yaslayacak bir omuz bulduğunda

Her gece ettiğin dua kabul olduğunda

Ve güzel bir kalbin ettiği duanın öznesi olduğunda

Bed sesinle bağırarak şarkı söylerken sana eşlik eden bir dosta sahip olduğunda

Ve dostun ağlarken eşlik ettiğinde

Bir ihtiyacın giderilmesine vesile olduğunda

Yaptığın yemek beğenildiğinde

Ve verdiğin emek takdir edildiğinde

Ruhunu doyurmayı öğrendiğinde

Kalbin varlığını daha çok hissettiriyor.

Hatta bir kalbin olduğunu hatırlıyorsun

Seni hayatta tutmak için

Hiç durmadan atıyor

Durup dinlenmiyor

Kötüye gidişler, inişler, bitişler, savaşlar, vesveseler, kaygılar, kurgular, korkular, haksızlıklar, öfkeler, pişmanlıklar, riyalar, yalanlar arasında bazen bozulsa da ritmi asla vazgeçmiyor.

Bu azme saygı gösterip sesini daha çok dinlemeli; belki de söyledikleri bize iyi gelecektir.

SEMİZOTU

“Bak semizotu bu” dedi. “Aaa gercekten mi” dedim şaşkınlıkla. Pazar ya da manav tezgahı dışında ilk kez semizotu görüyordum o da bağda bahçede değil kaldırım taşlarının arasındaydı. Güneşi görebildiği ilk aralıktan çıkıvermiş sonrasında da burası benim dercesine salıvermişti kollarını. Yapraklarına dokundum fotografını çektim. Böyle zor koşullarda büyümek için verdiği mücadeleyi takdir ettim. Bir süredir memlekette annemin evindeyim. Birçok kez geçtim yanından bu otun. Komşu teyzem bana “bak bu semizotu” demese geçip gitmeye devam edecektim. Sonrasında yanımıza gelen bir başka komşu teyze “semizotunun güzelliğine bak” dedi,diğeri “semizotu muymuş o” dedi. Oradaki otun semizotu olduğunu öğrenen de daha önce bilen de dokunarak ya da konusarak ama hep sevgiyle selamladılar bu güzel otu.

Eve gelip fotografına bakarken gördüğü ilgiyi düşündüm. Onun gibi irili ufakli bir çok ot olmasına rağmen neden sadece o dikkat çekmişti? Çünkü tanınıyordu,ismi biliniyordu,bir işlevi vardı. Diğer otlar belki ondan daha faydalıydı ama adı olan ünü olan oydu. Diğerlerinin üzerine basmakta sakınca görmeyenler semizotuna basmamak için itina gösteriyordu. Diğerleri belki o iki taşın arasından çıkmak için daha büyük bir mücadele veriyordu ama semizotu takdir görüyordu. Çevresindeki cılız otlardan daha heybetli daha göşterişliydi. Sırf bunun için bile ayrıcalıklı davranılıyordu ona. Oysa sadece keşfedilme şansı olmuştu semizotunun. En az onun kadar yararlı,ondan çok daha kıymetli otlar keşfedilmeden  tadılmadan hatta isimleri bile duyulmadan hak ettikleri değeri göremeden yaşam mücadelelerine devam ediyorlardı.

Hepsine yetişmenin mümkün olmadığı aşikar ama yine de çevremize bakarken, bir emeği değerlendirirken bir yetenekle karşılaştığımızda, bir mücadeleye tanık olduğumuzda, ismini sormadan takdir edebilsek ve görünen gücüne ya da arkasındaki görünmeyen güce bakmadan sadece içindeki güce saygı duyabilsek daha çok faydalı otun bilinmesine ve kendini göstermesine destek olmuş olurduk.

Onlar yeşerip büyüdükçe bize kattıkları güzelliklerden,yeniliklerden,iyiliklerden biz de yeşillenip,çiçekleniriz ve bir başkasının yeşermesine vesile oluruz sonrası bahar bahçe…

MASKE

“Varligi bir dert yoklugu yara” nedir desem para diyeceksiniz ama değil. Cevabı: Maske!

Son gunlerde en cok duydugumuz kelime

Hepimizin kulaginda,cenesinde kolunda,dikiz aynasinda,anahtar askisinda

Nadiren de olmasi gerektigi yerde agzimizda

Yediden yetmişe hepimizin dilinde

Evimizin olmazsa olmaz eşyası

Oysa bundan yedi ay oncesine kadar saglik calisanlari ve bagisikligi dusmus hastalar dışında kimsenin umurunda degildi

Basitti ucuzdu gereksizdi

Ama

Mart ayi itibariyle bir uzvumuz gibi

Gorunen o ki uzun bir sure daha bu şekilde devam edecek

O yuzden kendisiyle barışmak varlığına alışmak zorundayız

Temiz kullanmaya,kullanip ÇÖP KUTUSUNA atmaya,bez maskeyse her kullanimda ozenle yikamaya,agzimizla birlikte burnumuzu da içine sokmaya mecburuz.

Hatta burnumuzu sadece maskenin içerisine sokarsak kendimizi virusten korumakla kalmaz iletisimde oldugumuz insanlarin da hem beden sagligini hem de ruh sagligini korumuş oluruz.

Bu mücadeleyi birlikte veriyoruz demek isterdim ama değil. Bu mücadeleyi sadece sağlık çalışanları veriyor şu an. Doktorundan

Temizlik işçisine kadar hepsi yorulmanında ötesinde tükendi artık. Sağlık çalışanlarında stifalar,isyanlar artıyor ve çok haklılar. Bu onların gorevi demek yerine empati yapalim ve biz de sorumluluklarimizin farkinda olarak uzerimize düşen vatandaşlık gorevini yerine getirelim. Maskeden kurtulmamızın tek yolu;  doğru şekilde maske takmak.

Biraz daha özenli ve dikkatli olalım ki Bahar da çiçekleri sevdiklerimizin mezarlarına dikmek yerine ellerine verip sarılabilelim.

PENCERE

Bir yakınım hastanede yatan babasından bahsederken “keşke pencere kenarında yatsaydı. Arada dışarıyı izlerdi” dedi. “Murat(eşim) hastanede yattığı dönem pencere kenarındaydı. Dışarıdaki devasa havalandırmadan gelen ses çok rahatsız ediciydi üstelik sıcaktan pencereyi de kapatamıyorduk. Çok bunalmıştık.” dedim. “Belki de penceresinin olmaması, olmasından iyidir.”

Hepimizin istediği pencereler var hayatta. İstemeliyiz de… Gayesiz ve çabasız bir anlamı olmuyor ömrün. Ama neyi nasıl istediğimiz önemli. Çünkü ağzımızdan çıkan o dileğin ya da kalbimizden geçirdiğimiz duanın ne zaman ve nasıl gerçek olacağını bilemiyoruz. Evrensel bir konu bu aslında İngilizcesi  “beware what you wish for, it may come true”  yani “Ne dilediğine dikkat et bir gün gerçekleşebilir “diyor. “Eee bunda ne kötülük var. Gerçek olması için diliyoruz zaten” diyorsanız bu konuyla ilgili en iyi bilinen mitolojik öykü  “Midas’ın dokunuşu”nu hatırlatmak isterim.

Efsaneye göre Tanrı Dionysos yaptığı bir iyilikten dolayı Kral Midas’a: “Dile benden ne dilersen” der. Zenginlik ve altın düşkünü Kral Midas heyecanla:“Dokunduğum her şeyin altın olmasını istiyorum” diye cevaplar. Dileği gerçek olur. Artık dokunduğu her şey altına dönüşmektedir yalnız bu Midas’ın hayatında zenginlik değil sorun yaratır. Yemeği, ekmeği, suyu en önemlisi de canından çok sevdiği kızı altına dönüşür. Midas pişman olur dileğinden ve Tanrıdan geri almasını ister.Tanrı’nın yönlendirmesiyle şimdiki Gediz Nehrinde yıkanıp arındığı ama altına dönüşen kızını kurtaramadığı rivayet edilir. Bu hikayeden yola çıkarak sıkça duyduğumuz “tuttuğun altın olsun” duadan ziyade beddua olmuş oluyor.

Uzun zaman önce internette bununla ilgili bir kısa film izlemiştim. Ayakkabıları yırtık, kıyafetleri perişan vaziyetteki küçük çocuk parkın bankında güzel ayakkabıları, pahalı ve şık kıyafetiyle oturan zengin çocuğun yerinde olmayı dilemişti. Dileği gerçek olmuş çocuklar yer değiştirmişti. Zengin çocuk bu değişimden çok mutlu olmuş koşup zıplamış havalara uçmuştu. Diğer çocuk önce buna bir anlam verememiş sonra tekerlekli sandalyeyle bir kadın gelmiş Onu sandalyeye oturtup götürmüştü. Bu kadar kısa ve etkili daha iyi anlatılamazdı diye düşünmüştüm izlediğimde.  Sosyal medyanın kullanımın artmasıyla çoğumuz yırtık ayakkabılı çocuk olduk. Arka planını bilmeden gördüğümüz hayatlara imrenip aynılarından istiyoruz. Biz bu şekilde yaşamaya hazır mıyız, böyle bir yaşam için nasıl bedeller ödememiz gerekiyor bunları sorgulamıyoruz bile. Oysa önce kendimizi tanıyıp daha sonra gerçekten ne istediğimize karar verip ona göre hareket ettiğimizde gerçekleşen dileğimizin sorumluluklarını alabilir tadını çıkarabiliriz.

Üniversiteye hazırlandığım yıllarda arkadaşlarla dershanede rehberlik hocasının odasında otururken bir arkadaşım: “Çok bunaldım artık ölmek istiyorum.” demişti gayri ihtiyari. Rehberlik öğretmenimiz: “Ağzınızdan çıkana dikkat edin arkadaşlar dua yerine geçer.” demişti. O cümle aklımdan hiç çıkmadı.

Söz üniversite sınavından açılmışken dün açıklanan sonuçlarla kazanamadığını öğrenen arkadaşlar için de birkaç şey söylemek istiyorum.  Üniversiteye hazırlık ergenlikten yetişkinliğe geçiş gibi kötü bir dönemde insanın geleceğiyle ilgili karar vermesi beklenen ve bunu birkaç saatlik sınavın sonucuna sınırlayan zor bir süreç. Bir de buna okul dersleri, aile beklentisi, akraba kıyası, mahalle baskısı eklenince çekilmez bir hal alıyor. Üstelik maalesef ki psikolojimiz buna hazırlanarak büyütülmüyoruz. Ülke şartlarında yetenekle para kazanmak da oldukça zor…  Yine de siz tüm bunlara rağmen en güzel yaşlarınızda sadece “yaşamak” isteyin ve kalbinizden geçirdiğiniz dileklerinize, dualarınıza dikkat edin. Siz istedikten ve emek verdikten sonra gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yok.


“Yazıların Tüm Hakları Saklıdır” Lütfiye Feyza KOYUN